Entelektüellik ve Ulusal Entelektüel

Mustafa Çokayulı’nın aktif kamusal hizmeti, XX. yüzyılın ilk yarısına, yani Türkistan halklarının Rus İmparatorluğu’nun sömürgeci politikasına karşı devlet bağımsızlıkları için mücadeleye çıktığı ve bu yolda yenilgiye uğradığı tarihi döneme denk gelmiştir. Bu nedenle, onun entelektüellik ve ulusal entelektüel ile ilgili duruşu ve tespitleri, ancak bu tarihi dönemdeki kamusal süreçler bağlamında doğru bir şekilde anlaşılıp değerlendirilebilir. Buna ek olarak, M. Çokay’ın bu konuya, Türkistan ulusal kurtuluş hareketinin sürgündeki lideri bakış açısıyla yaklaştığı, yani entelijansiya meselesini ulusal kurtuluş hareketinin pratik ve stratejik görevleri açısından da ele aldığı göz önünde bulundurulmalıdır. M. Çokay, eserlerinde sürekli bu konuya geri dönmüştür. Yine de, M. Çokay’ın bu konudaki duruşunu doğru anlamak için, “Ulusal Entelektüel”, “Ulusal Entelektüel Hakkında”, “Yusuf Akçura” /3/ ve “1917 Yılı Hatıralarından” /4/ gibi eserlerinin teorik ve metodolojik önemini belirtmek gerekir.
M. Çokay, eserlerinde Rusça “entelijansiya” kelimesinin Kazakça karşılığı olarak sıklıkla “ziyalı” ve “ziyalılar” kelimelerini kullanır. “Ziyalı” Arapça bir kelimedir /5/. Okumuş, eğitimli vatandaş anlamına gelir. Yani anlamı, Rusça “intelligent” (entelektüel) kelimesine yakındır. Ancak Rusça “entelijansiya” kelimesinin sosyal bir yükü vardır. Bu, ağırlıklı olarak kamusal yaşamdaki yeri ve duruşu ile tanınan sosyal bir gücü çağrıştırır. Kökeni Avrupa’ya dayanan bu kelimeye, XIX-XX. yüzyıllardaki Rus gerçekliği bağımsız bir içerik ve karakter vermiştir. Rus araştırmacılara göre, Rus entelijansiyasının bir sosyal güç olarak gerçek faaliyeti, 1860’lı yıllar ile 1920’li yıllar arasına denk gelir /6/. Bu tarihi dönemde büyüme, farklılaşma ve kriz aşamalarından geçmiş ve sosyalist toplum altında eski aktif kamusal faaliyetinden dışlanmıştır. Aktif faaliyetinin zirvesinde, toplumdaki “üçlünün” (halk – iktidar – entelijansiya) bir parçası olarak kabul edilmiştir. Dünya görüşü Rus gerçekliğinde şekillenen M. Çokay’ın entelektüellik hakkındaki tespitlerinde, Rus toplumundaki duruş ve görüşlerin etkisini görmemek elbette mümkün değildir. Bununla birlikte, entelijansiyanın faaliyetine ilişkin analizlerinin temelinde o tarihi dönemdeki Türkistan yaşamının alındığı da tartışmasızdır.
M. Çokay’ın anlayışında “entelektüellik” somut bir tarihi olgudur. Başka bir deyişle, ulusal entelektüelin faaliyeti, ancak yaşadığı tarihi dönemde ülkesinin çıkarlarıyla uyumlu ve ahenkli olduğunda bir anlam ifade eder. Aynı şekilde, “entelijansiya olmadan ulusa dönüşmüş siyasi, sosyal halk kitlelerinin birliği hiçbir zaman var olmamıştır” /3, s. 176/. Yani ulus ve entelijansiya, birbirisiz var olamayan, karşılıklı organik bağ içinde olan toplumsal olgulardır. Tam bu noktada şu durumu dikkate almak gerekir. M. Çokay, Rus İmparatorluğu’nda yaşanan 1917 tarihi değişimlerinden ve onu takip eden 20’li ve 30’lu yıllardaki köklü Sovyet reformist önlemlerinden sonra, entelijansiyanın geçtiği yolu ve onların deneyimlerini serbestçe analiz eden tek araştırmacı olmuştur. Ayrıca bu görevini yüksek bir sadakat ve dürüstlükle yerine getirdiğini de belirtmek gerekir.
“Ulusal Entelektüel” başlıklı makalesinde M. Çokay, “ziyalı” (entelektüel/entelijansiya) kavramına şu tanımı verir: “Kime ulusal entelektüel diyoruz? İlk bakışta kolay görünse de, bu soruya doğru cevap vermek gerçekte kolay değildir. Okumuş, terbiye görmüş herkesi entelektüel olarak adlandırıp, ait olduğu ulusun ‘ulusal entelektüeli’ saflarına dahil edebileceğimizi düşünürsek, şüphesiz yanılırız. Bize göre, belirli ideallerin ve amaçların peşinden giden ve o belirli ideallerin ve amaçların etrafında toplanan alimlere ancak entelektüel denilebilir. Yalnızca kendi halkının siyasi, ekonomik ve sosyal gelişimine karşılıksız hizmet edebilecek kişiler ulusal entelijansiyanın saflarına girebilir” /3, ss. 174-175/.
M. Çokay’ın verdiği tanımdan açıkça anlaşıldığı gibi, bu sosyal gruba dahil edilebilecek bir kişinin eğitim düzeyi veya aldığı terbiye, entelektüelliğin ana ölçütü veya tezahürü olamaz. M. Çokay’ın anlayışında entelektüelliğin ana ölçütü, faaliyetinin ulusun yaşamının temel taleplerine uygun olması ve onlarla uyum içinde ilerlemesidir.
Bu makalesinde M. Çokay, “halk” ve “ulus” kavramları arasındaki farklılığa değinerek, şu düşünceyi dile getirir: “Halk, birbirini ve kendini yönetemeyen, ancak başkalarının yönetiminde olabilen kalabalıklardır,” oysa “ulus, başkalarına bağımlı olmayan, kendi kurumlarına sahip ve birleşik bir çıkarı olan halklar topluluğudur. Felsefenin vardığı sonuca göre, halk nesne (object), ulus özne (subject)” /3, s. 176/. İşte bu noktada, halk niteliğinden ulus niteliğine geçişte büyük bir görev entelijansiyaya düşmektedir. O, şunu belirtir: “Halkın ulus düzeyine yükseltilmesi, yani toprağı, suyu, hazineleri, dili ve dini bir olan halk kitlelerinin birleştirilmesi ve bilinçlerinin birleşik bir siyasi, sosyal, ulusal bilince ulaştırılması — bu büyük tarihi görevin önemli bir kısmı entelijansiyanın üzerine yüklenir” /3, ss. 175-176/.
Alihan Bökeyhanov ile başlayıp, sürgünde M. Çokay tarafından devam ettirilen bu mesele, uzun zamandır kapsamlı, özel bir araştırma konusu haline gelmiştir. Çeşitli nedenlerle, bu konuyu sürekli ertelediğimiz anlaşılmaktadır. Söz, Rus ve Kazak toplumları arasındaki karşılıklı ideolojik mücadele hakkındadır. Sömürgeleştirme konusunda Batı’nın çeşitli yöntemlerinde ustalaşmış olan Rus yetkilileri, Kazak toplumunu çeşitli ideolojik araçlarla yönetme sürecine XIX. yüzyılda başlamıştı. Ulusal yönetici elit, özellikle Rus eğitimi alan ilk Kazak aydınları bu öğütme sürecine ilk girenler olmuştur. Sömürge yönetimi, yeni oluşmaya başlayan Kazak entelektüelleri ve memurları grubundan sadece Rus yönetimine sarsılmaz bir sadakat talep etmekle kalmamış, aynı zamanda bu sadakati günlük eylemleriyle teyit etmelerini de istemiştir. Bu talebe uymayan Kazak entelektüelleri, derhal görevlerinden kısıtlanmış veya kariyerlerinde yükselme fırsatından mahrum bırakılmıştır. Şokan Valihanov, bu kaderi yaşayan ilk kişilerden biri olmuştur. Avrupa’da aldığı eğitimi, yurttaşlarının yaşam koşullarını ve yaşam tarzını iyileştirmek için kullanmayı amaçlamıştır. Atbasar bölgesi kıdemli sultanlığı görevine aday olmuş ancak her iki taraftan da (Rus yönetimi ve Kazak seçmenler) yeterli destek alamadığı için seçilememiştir.
Bu olayın ardından arkadaşı F.M. Dostoyevski’ye yazdığı bir mektupta ruh halini şu sözlerle ifade etmiştir: “Durumumuzu bir hayal edin (Rusya’da eğitim görmüş Kazaklardan bahsediyorum). Yurttaşlarımız bizi sapkın kafirler olarak görüyor, çünkü kabul edersiniz ki, içten bir inanç olmadıkça sadece politika gereği günde beş kez Allah’a övgüde bulunmak zordur ve generaller de Doğu’ya özgü yağcılıktan yoksun olduğumuz için bizi sevmiyorlar. Şeytan alsın, tüm bunlardan sonra insanın çöle kaçıp gitmek geliyor içinden” /7/. Bu mektup, 1862 yılında yirmi yedi yaşındaki Şokan tarafından yazılmıştı ve onu daha büyük bir sınav bekliyordu. 1864’te Rus ordusu Genelkurmay Başkanlığı, Orta Asya’yı Rusya’ya katma işini kesin olarak tamamlaması gereken Albay Çernyayev’in müfrezesine, yerel halkla ilişkileri “yumuşatma” görevini üstlenecek bir subay olarak Şokan Valihanov’u dahil etti. Görevini sadakatle yerine getiren Şokan, Albay Çernyayev’den Avliye-Ata şehrini barışçıl yollarla almayı talep etmiş ve şehrin topçu ateşine tutulmasını durdurmasını istemiştir. Albay’ın kaba cevabıyla hakarete uğrayan Şokan, müfrezeyi terk etmiş, Altyn Emel’deki (Yedisu) Tezek Töre köyüne ulaşmış ve 1865’te orada vefat etmiştir. Böylece, büyük entelektüel Şokan, hayatının sonuna doğru, vatanının ağır bir sömürge boyunduruğu altına girmek üzere olduğunu kendi gözleriyle görmüş ve ruhuyla hissetmiştir /8/.
Konumuzla ilgili olarak burada dikkat çekilmesi gereken husus, entelektüel Şokan’ın, sömürgeci Rus yönetimi ile onun kontrolüne girmekten korkan Kazak toplumu arasındaki durumuydu. Ş. Valihanov, bu yeni ortaya çıkan iki toplum arasındaki ilişkinin başlangıç aşamasında, tamamen doğal ve haklı bir aktivizm göstermiş, halkının bu ilişkiden daha büyük bir pay almasını arzulamış ve bu amaca gayretle hizmet etmiştir. Bu bağlamda Şokan, Kazak halkının demokratik Rus kültürüne olan özleminin ve güveninin somut bir tezahürü olarak görülebilir. Aynı zamanda, Şokan fenomeni bu saf özlemin ilk meyvesi olmakla kalmamış, aynı zamanda ilk acı dersi, yani bu sürecin hastalıklı, ağır sonuçları olacağını açıkça fark etmesi olmuştur.
Adı geçen “Ulusal Entelektüel” makalesinde M. Çokay, Şokan’ın deneyimine atıfta bulunarak şunları yazmıştır: “Şokan, kendi halkını Rus (Batı) halkının ruhuyla mutlu etme imkanını aradı. Ancak yaşadığı acı derslerden ve trajik olaylardan sonra Şokan, kendi halkına yabancılaşmaya başladığını hissetti” /3, s. 177/. M. Çokay’ın Şokan figürü hakkındaki düşüncelerinin temelinde tarihselcilik yatıyordu, yani Şokan’ın yaşadığı tarihi dönem ile kendi yaşadığı zamanın karşılıklı bağlantısını ve farklılıklarını göz ardı etmemiştir. Bu bağlamda, M. Çokay “Rus Misyonerliği” başlıklı makalesinde Şokan figürüne tekrar dönmüş ve G. Potanin’in hatıralarına dayanarak, Rus ordusunun Pişpek ve Avliye-Ata’yı alışı sırasında Kazaklara ve Kırgızlara, yerel halka yaptığı zulümlerin Şokan’ı derin bir sıkıntıya ve manevi krize sürüklediğini belirterek şunları söylemiştir: “Şokan Valihanov gerçekten de Rus kültürünün ve Rus yönetiminin bir misyoneriydi. Ama Rusların kendi halkına yaptığı hayvanlığı görünce onlara karşı çıkma cesaretini gösterebildi. Şokan Valihanov’u eleştirme hakkı sadece bizde var. Rus Bolşevizminin ve Rus diktatörlüğünün misyoneri olanların böyle bir hakkı yoktur” /3, s. 186/, böylece Bolşeviklerin ulusal politikasıyla uzlaşmak zorunda kalan Kazak parti ve Sovyet yetkililerini eleştirmiştir.
“Bizim çağımız,” diye yazmıştır, “Şokan döneminden tamamen farklıdır. Şokan o zaman yalnızdı. Ve önünde halkını ulus düzeyine yükseltme görevi de yoktu. Biz bu sorunu uydurmadık. Tarih ve yaşamın gereği, uyanmış halkın anlamlı algıları bu önemli görevi önümüze çıkarmaktadır” /3, s. 178/.
Dolayısıyla, M. Çokay’ın bu tespitinden açıkça anlaşıldığı gibi, yeni çağda entelijansiyanın önündeki temel görev “halkı ulus düzeyine yükseltmektir.” Bu bağlamda, onların önündeki başlangıç görevi, elbette, “ülkelerini yabancı egemenliğin baskısından kurtarmak ve onu kendi kurumlarına sahip, bağımsız bir birey haline getirmektir”, ve bu ideale ulaşmak için “ulusal entelijansiya ile ait olduğu halk kitlesi arasında ortak bir bilinç olmalıdır.” Ulusunun oluşumu yolunda duran entelijansiyanın faaliyeti, zamanın taleplerine uygun olarak genel ulusal amaç ve hedefleri belirlemek, “halkın dileklerini doğru ve açık bir biçime dönüştürmek ve belirtilen amaca ulaşmak için eylem ve davranış programı oluşturmaktır.”
Görüldüğü gibi, M. Çokay’ın entelektüellik ve entelijansiya faaliyetine ilişkin analiz ve tespitlerinin temelinde milliyetçilik fikri yatmıştır. XX. yüzyılın başında oluşan Kazak ve Türkistan milliyetçiliği, o tarihi dönemde Doğu ülkelerinde görülen milliyetçilik ideolojisiyle köklü ve özdeş, tamamen doğal ve yaşamsal temeli olan güçlü bir olguydu /9/.
Kazak milliyetçiliğinin özlü bir ifadesi olan Karkaralı Dilekçesi’nde (1905), örneğin, şu talepler öne sürülmüştü: Rusya’nın iç vilayetlerinden Kazak topraklarına kitlesel göçün durdurulması, yerel halkın yerleştiği toprakların onların yasal mülkiyeti olarak tanınması, dini inançların yerine getirilmesinde, eğitim sisteminin yürütülmesinde halkın çıkarlarına aykırı kısıtlamaların kaldırılması, gerekli kapsam ve düzeyde Kazak okullarının açılmasına karşı engellerin olmaması ve Kazak halkının sorunlarını özgürce tartışmasına olanak tanıyan sansürsüz gazete çıkarma ve matbaa açma izni verilmesi…
Kazak milliyetçiliği, Sovyet ideologlarının daha sonra propaganda ettiği gibi, hayali bir Kazak “burjuvazisinin” çıkarlarını savunan, agresif bir milliyetçilik değildi. Kazak milliyetçiliğinin özü, ana fikri, “ulusum diğerlerinden üstün veya özeldir” gibi bir slogan değildi. O, ülkesini seven okumuş Kazak vatandaşının, cahillik ve sömürge baskısı altındaki halkını özgürlüğe kavuşturma, diğerleriyle eşit kılma yolundaki hizmete hazır olma kararı ve bu amaç için mücadeleye çağrısıydı.
Alihan Bökeyhanov, Kazak milliyetçiliğini kavramsal düzeyde ve evrensel insani değerler çerçevesinde şekillendirmede, onu ulusal entelijansiyanın inanç ve mücadele silahı seviyesine yükseltmede öncü bir rol oynamıştır. Hatta rakipleri bile onun bu hizmetini kabul etmiştir. Bu rakiplerden biri olan Bahıtjan Karatayev, 3 Eylül 1910 tarihli mektubunda Bökeyhanov’a şunları yazmıştır: “Bana göre, sadece sen halkın teveccühüne layıksın. Sadece sen halkıma hizmet ettim deme hakkına sahipsin” /10/.
Aynı zamanda, bu konuda tek taraflılığa düşmemek için, B. Karatayev’in görüşüne küçük bir açıklama eklemek de gereksiz olmaz. 1909’da yayımlanan ve büyük itibar ve etki kazanan şu üç kitabın, Kazak milliyetçiliğinin genel Kazak entelijansiyasının inancına dönüşmesinde ve gerçek bir güç düzeyine yükselmesinde önemi büyüktür. Bunlar, Petersburg’da yayımlanan Abay’ın şiirler koleksiyonu, Ahmet Baytursınulı’nın **”Kırk Mesel”**i (Krılov’un eserlerinden çevirisi) ve Ufa şehrinde yayımlanan Mirjakıp Dulatulı’nın “Uyan, Kazak!” adlı eserleriydi. Bu kitapların, Kazak kamu düşüncesinin yeni içeriğinin oluşumu üzerindeki etkisini abartmak mümkün değildir. Onları takiben doğan ve hızla ulusal düzeye yükselen “Aykap” dergisi (1911-1914) ve “Kazak” gazetesi (1913-1918), Kazak milliyetçiliğinin bir bakış açısı ve duruş olarak kesinleşmesini sağlamıştır.
Sonuç olarak, XX. yüzyılın başında, yani M. Çokay aktif kamusal hizmete atılıp Rusya Devlet Duması yanındaki Müslüman fraksiyonunda sekreterlik görevine başladığında (1914), Kazak entelijansiyası arasında Kazak milliyetçiliği bir bakış açısı ve duruş olarak kesinlikle yerleşmişti. Mirjakıp Dulatulı’nın 1921’deki şu sözleri tam da bu döneme aittir: “Doğrusunu söylemek gerekirse, düne kadar hepimiz milliyetçi değil miydik? İlk Kazak aydınları grubu milliyetçi değil miydi? … ‘Ben ezelden beri komünisttim… 1905’ten beri partideydim…’ diyenlerin masalları kulağımıza girip çıkmaz. Atın sırrını sahibi bilir. Bizim bilmediğimiz Kazak sırrı yoktur! Peki kaç milliyetçimiz vardı? Gerçek milliyetçi azdı. Milliyetçi olmayanların çoğu bencil, makam düşkünü, rüşvetçi, iftiracı, zalimdi” /11/. Muhammedcan Tınışbayulı da M. Dulatulı’nın bu görüşünün genel Türkistan gerçekliğiyle uyumlu olduğunu doğrulamıştır. 1932’de OGPU müfettişlerine verdiği yanıtta, Sovyet iktidarının ilk yıllarına ilişkin olarak, “Türkistan komünistleri, bu kelimenin ima ettiği ölçüde komünist değillerdi; o zamanlar komünistlerle bizim (yani milliyetçilerin, yazar) aramızda çok az fark vardı ve ideolojileri de bizim ideolojimizden pek farklı değildi” /12/, düşüncesini dile getirmiştir.
Ancak, Sovyet iktidarı tamamen yerleştikten sonra, milliyetçi ideolojinin etkisinin de önemli ölçüde daraldığı bilinmektedir. Kazakistan ve diğer Türkistan cumhuriyetlerindeki sosyalist inşa deneyiminin gösterdiği gibi, Sovyet rejimi daha ilk günlerinden itibaren ulusal entelijansiyayı, “halkı ulus düzeyine yükseltme” görevinden tamamen uzaklaştırmıştır.
M. Çokay’ın ulusal entelijansiya hakkındaki eserlerini 30’lu yıllarda yazmış olması nedeniyle, anavatanındaki böyle bir durumdan haberdar olup olmadığı sorusu akla gelebilir. M. Çokay, elbette, Sovyet Türkistanı’nda yerel ulusal entelijansiyaya karşı yürütülen baskıcı önlemlerden haberdardı ve bu tür politikalara karşı sınırsız itirazını derhal yayınlamıştır. 1931’de, Berlin’de kendi yönetiminde çıkan “Yaş Türkistan” dergisinin 15. sayısında “Ak-Kızıl” başlıklı makalesini yayımlamış ve burada “Bolşeviklerin Türkistan’da ikinci bir Rus egemenliği dönemi başlattığı” ve bundan sonra “anadilimizin sadece Büyük Rusya’nın manevi kültürünü yayma teknik aracı” rolünü üstleneceği sonucuna varmıştır.
Bu makalesinde M. Çokay, Sovyet rejiminin kültür alanındaki politikasını çeşitli yönlerden eleştirmiş ve yerel kültürün büyük figürleri olan entelijansiyanın durumuna değinmiştir. Bu bağlamda, sosyalist kültürün temel ilkesi olan “biçimde ulusal, içerikte proleter” ilkesi, M. Çokay’ın eleştirisinin ilk hedefi olmuştur. O, bu kuralı, Rus olmayan halkların Ruslaştırılması işinde kullanılan hile ve kurnazlıkların “yeni formülü” olarak değerlendirmiştir. “Esasen,” diye yazmıştır, “bir halkın manevi dünyası (kültürü) tek bir bütündür. Onu ‘içerik’ ve ‘form’ olarak ayırmak mümkün değildir. Herhangi bir manevi kültür, içeriğiyle tanımlanır. Bolşevikler sadece Puşkin, Turgenyev, Tolstoy gibi isimlerin yarattığı ‘büyük Rus diline’ tapınmakla kalmıyor, aynı zamanda imparatorluğun tüm halklarını da ona boyun eğmeye çağırıyorlar.” Ardından şöyle devam etmiştir: “Puşkin soylu bir sınıfa aitti. Turgenyev de önemli mülklere sahip üst sınıfa mensuptu. Tolstoy ise son derece zengin bir ‘kont’tu. Adı geçen bu Rus şair ve yazarlarının yarattığı büyük edebiyat, hem içeriden hem de dışarıdan ulusaldı. Onda proletarya kokusu bile yoktu…” /3, ss. 152-153/.
Zamanın gösterdiği gibi, M. Çokay’ın eleştirisi, Sovyet rejiminin kültür alanındaki politikasının tam kalbine isabet eden bir kurşun gibiydi. Bu makalesinde, ondan önce ve sonra kimsenin derinlemesine inceleyemediği Sovyet ulusal politikasının en büyük çelişkisini ortaya koymuştur. “Lenin bir zamanlar,” diye hatırlatmıştır, “bazı komünistleri turpa benzeterek, ‘sadece dışı kırmızı, içi bembeyaz’ demişti. Şimdi, ulusal meselenin çözümünde bizzat Leninist sistem turpa benzemiştir. Dışarıdan ‘devrimci’, ‘enternasyonalist’ görünürken, içi tamamen bembeyazdır. Hepimiz, Rus Çarı’nın bir zamanlar beyaz Çar’a benzetildiğini hatırlamalıyız. Rus Çarı’nın ‘beyazlığı’ onun kara politikasıyla sarılmıştı. Bugünkü Bolşevik Rusların ‘beyazlığı’ ise kırmızıya boyanmıştır… Tek fark budur” /3, ss. 154-155/.
M. Çokay’ın eleştirisi tamamen haklı ve adildi. Sovyet Türkistanı ve Kazakistan’da yeni yönetim kurulur kurulmaz, ulusal kurtuluş ideolojisine bağlı entelijansiya sadece siyasi alandan dışlanmakla kalmadı, aynı zamanda onların serbest yaratıcı faaliyetleri de kısıtlandı. F.I. Goloşçokin’in Kazakistan’da iktidara gelmesiyle birlikte, Alaș entelijansiyası açıkça siyasi zulme uğramaya başladı. Bu siyasi durumdan iyi haberdar olan M. Çokay, “Yaş Türkistan” aracılığıyla Sovyet rejiminin bu politikasını sürekli ifşa ederek makalelerini yayımladı. Bu bağlamda, M. Çokay’ın sesi, o tarihi dönemde adaleti açıkça savunan tek ses olmuştur.
Sovyet rejiminin Türkistan’ın manevi ve kültürel alanında Rus kültürü değerlerini yerleştirmeye kayıtsız şartsız başladığına ve bu politikaya karşı koyabilecek tek gücün yerel ulusal entelijansiya olduğuna odaklanarak şunları söylemiştir: “Ancak bizim Türkistan’ımızda, ulusal dilimizi zenginleştirebilecek, geliştirebilecek şairlerimizin ve yazarlarımızın elleri ayakları bağlanmış, ağızları açılamaz hale getirilmiştir. Onlara Moskova’nın ‘biçimde ulusal, içerikte proleter’ formülüyle hemfikir olmadıkları için böyle davranılmıştır. Örneğin, Ahmet Baytursın ve Çolpan* ulusal edebiyatımızın en iyi figürleridir. Onların eserlerinde, Rus baskısı altında ezilen dilimizin ve kültürümüzün ölümsüz, sönmez yaşamsal gücünü görüyoruz” diye sonuçlandırarak, ardından şunu sormuştur: “Şimdi Ahmet ve Çolpan nerede? Neden zulme uğradılar? Rus edebiyatı ve manevi kültürüyle ilgili her şey Puşkin, Turgenyev, Tolstoy olmadan yayımlanmaz. Peki bizim halkımız neden kendi Baytursın’ını ve Çolpan’ını okuyamıyor?” Ve cevabını kendisi vermiştir: “Bunun nedenleri, Moskova’nın ‘sosyalizminin ve Sovyet enternasyonalizminin’ taleplerinde yatmaktadır” /3, s. 154/.
* Çolpan, tam adı Abdulhamid Süleymenulı (1897-1937), Özbek halkının büyük şairi, Türkistan (Kokand) Özerk Devleti marşının yazarı.
Bu durumda da M. Çokay hiçbir şeyi abartmamıştır. Rus sömürgeciliğine karşı çıkan ve ulusal kurtuluş ideolojisine bağlı Türkistan entelijansiyasının mirası, Sovyet rejimi tarih sahnesinden tamamen çekilene kadar kendi halkının eline verilmemiştir. Türkistan’daki yerel ulusal dillerdeki okul müfredatları ile Rusça okul müfredatları arasındaki fark da bu noktada belirgindi. Rusça okullarda adı geçen büyük Rus klasikleri özgürce ve derinlemesine okutulurken, Kazakça, Özbekçe ve diğer yerel ulusal dillerdeki okullarda A. Baytursınulı, Çolpan ve diğer milliyetçi şair ve yazarların eserlerinden hiç bahsedilmemiştir. Bahsedildiyse de sadece olumsuz bir bağlamda söylenmesi gerekmiştir. “Dışı kırmızı, içi beyaz” turp rengindeki Sovyet rejimi, Kazak ve diğer Türkistan halklarının Ruslaştırma politikasına bu şekilde yol açmaya çalışmıştır.
M. Çokay’ın, Rus olmayan ulusların Ruslaştırılması pozisyonunda duran Sovyet iktidarı koşullarında, ulusal entelijansiyayı “kör kahramanlık” yapmaya çağırmadığı anlaşılmaktadır. Hayatının sonuna doğru, Sovyet rejiminin savaş alanından hemen çekilmeyeceğini çok iyi biliyordu. Bu nedenle, sürekli olarak yurttaşlarını bağımsızlık için zorlu ve uzun bir mücadeleye hazırlamaya çağırmış ve bu hedefe ulaşmayı, genç neslin gerekli içerikte eğitilmesi ile ilişkilendirmiştir.
Bu noktada M. Çokay’ın o dönemdeki eserlerinde dile getirdiği bir konuya dikkat çekmek gerekir. Adı geçen “Ulusal Entelektüel” makalesinde, entelijansiyanın saflarının arttığını ve aydın yetiştirme işinin üç ortamda gerçekleştiğini vurgulamış, ulusun geleceğini bu farklı ortamlarda yetişen gençlerin duruşlarının ortak ulusal çıkar etrafında birleşmesine bağlamıştır.
Bu ortamlar nelerdi?
-
Anavatan (Atameken). M. Çokay, buradaki eğitim çalışmalarında önceliğin “ulusal ruha” değil, “sınıf” ve “enternasyonal” görüşlere verildiğine dikkat çekmiştir. Buna rağmen, ona göre anavatanda gençleri ulusal ruhla yetiştirmeye büyük önem veren entelektüeller de az değildi. Dolayısıyla, bu duruşa sahip entelektüellerin çalışmalarının bilinçli ve amaçlı bir şekilde desteklenmesi gerekiyordu.
-
Türkiye. M. Çokay, Mustafa Kemal’in reformlarının başarısını, “Batı bilgisi” ile “Doğu ruhunu” başarılı bir şekilde birleştirme çabasına bağlamıştır. Bu nedenle M. Çokay, Türkiye’de eğitim gören geleceğin Türkistanlı entelektüellerini, bu deneyimi kendi ülkelerinde uyumlu bir şekilde uygulama yollarını düşünmeye çağırmıştır.
-
Batı ülkeleri, bunlardan biri Almanya (Almania). M. Çokay’ın görüşüne göre, Batı ülkelerinde okuyan gençlerin hepsi Ruslaşmış değildi; çoğunluğu ulusal ruhla dolu yetenekli gençlerden oluşuyordu. Onlar ulusal ideale hizmet etme yolundaydılar. Dolayısıyla, bu duruşa sahip gençlerle amaçlı bir çalışma yürütmek ve böylece onların Batı bilgisini ulusal çıkarlara hizmete sunmak, gündemde olması gereken bir iş haline gelmeliydi.
M. Çokay’a göre, bu üç ortamda eğitim gören gençlerin “hepsi de ‘ulusal entelijansiya’ kategorisine tamamen layıktır.” Ulus onlara umut bağlamalıdır ve ulusun kendisi de bu umudun anlamını ve önemini öncelikle derinlemesine hissetmeli ve anlamalıdır, aksi takdirde “hayatımızın ve hizmetimizin anlamı kalmazdı” diye yazmıştır.
Sonuç olarak, “entelektüellik” veya “ulusal entelektüel” konusu, Mustafa Çokay’ın mirasında özel bir yer tutmaktadır. Aktivistin, entelijansiyanın temel görevinin “halkı ulus düzeyine yükseltmek” olduğu yönündeki tespiti, bugün de güncelliğini korumaktadır. Geçen yüzyılın 30’lu yıllarında yapılan bu tespiti bugün nasıl anlamamız gerekir?
XX. yüzyılda, büyük devlet güçleriyle giriştiğimiz ideolojik mücadelede bir değil, birkaç kez yenilgiye uğradık. Bunu saklamaya gerek yoktur. Bu yenilgilerin en büyüğü, elbette, Aralık 1917’de Alaș Özerkliği adı verilen ulusal devlet için mücadelede Alaș entelijansiyasına gerekli desteği verememiş olmamızdır. M. Çokay’ın entelijansiyanın görevinin “halkı ulus düzeyine yükseltmek” olduğu yönündeki tespiti, devlet bağımsızlığının kazanıldığı dönemde yeni bir karakter kazanan ideolojik mücadele bağlamında gücünü yitirmemiştir. Devlet bağımsızlığını savunan ve onu güçlendirmek için çalışan güçleri desteklemek, ulusal entelijansiya için ana görev olmaya devam etmektedir.