Makaleler

Mustafa Çokay’ın Gürcistan Günleri

Cesur karakterini, metanetini, yüce hedeflerini ve kaderini halkının özgürlük ve eşitliğine adayan, Alaș’ın kıymetli şahsiyetlerinden biri olan Mustafa Çokay’ın (1890-1941) zorlu ve karmaşık yaşamının bir döneminin Gürcistan’da (Gürcüstan) geçtiği bilinmektedir. Mustafa Çokay’ın Türkistan’ın bağımsızlığı mücadelesini sürdürmek için Kafkasya’yı seçmesi tesadüf değildi.

1917 Şubat Devrimi’nin sonucu, Çarlık Rusyası boyunduruğu altındaki halklarda umut uyandırmış, sosyal-demokratik fikirlerle kanatlanan ulusal aydınlar özgürlüğe ulaşma çabasına girmiştir. Ancak Alaș Orda, Türkistan Muhtariyeti ve Kafkas ülkeleri ile Ukrayna’daki ilk demokratik cumhuriyetlerin bağımsızlık bayrağını uzun süre dalgalandıramadığı açıktır.

Bağımsız Türkistan fikrini hayatının gayesi haline getiren, Alaș Orda hükümetinin üyesi, Türkistan Muhtariyeti’nin Dışişleri Bakanı, daha sonra hükümet başkanı olan M. Çokay’ın siyasi mücadelesi; yerel halkın kendi kaderleriyle ilgili meseleleri çözmeye, yönetim organlarına seçime katılma hakkını güvence altına almaya ve sosyal ile ekonomik sömürüye maruz kalmasını önlemeye adanmıştır.

Kokand’da kurulan Türkistan Muhtariyeti hükümetinin üç ay sonra zorla dağıtılmasının ardından Mustafa Çokay Taşkent’te saklanmış, daha sonra 1919 baharında Kazak bozkırı üzerinden Bakü’ye ulaşmış ve oradan Tiflis’e (Tbilisi) ayak basmıştır. Burada, Gürcü, Ukrayna ve Kuzey Kafkasya halklarının demokratik güçleriyle birlik içinde M. Çokay, Türkistan özgürlüğü için mücadeleyi sürdürmüştür. Sovyet ordusunun 26 Şubat 1921’de Tiflis’i işgal etmesinden sonra, eşi Maria Gorina ile birlikte Batum üzerinden Türkiye’ye geçmiştir. Daha sonra, bu Maria Gorina, Alaș figürünün mektuplarını ve el yazmalarını ülkeye ulaştırarak Mustafa Çokay’ın adını temize çıkarmakta büyük rol oynamıştır.

Gürcistan’daki diplomatik çalışmalarım çerçevesinde, ülkenin Ulusal Arşivi’nde Mustafa Çokay’ın 1919-1921 yılları arasında Tiflis’te kaldığı döneme ait verileri arama izni aldığımda çok sevindim. Mustafa Çokay, bir asır önce ezilen halkının eşitliğini elde etme mücadelesini sürdürmek için Gürcü topraklarına gelmişken, ben de bağımsız Kazakistan’ın temsilcisi olmaktan ötürü ayrı bir heyecan duydum. Tiflis Ulusal Arşivi’nde M. Çokay’ın 1919-1921 yıllarında süreli yayınlarda yayımlanmış makaleleri bulundu.

Mustafa Çokay’ın Türkistan’ın özgürlüğü yolunda Kafkasya’yı, Azerbaycan’ı ve Gürcistan’ı ön cephe olarak seçmesi tesadüf değildi. 1917-1921 yılları arasında Kuzey ve Güney Kafkasya halkları da ulusal kurtuluş mücadelelerini sürdürerek büyük başarılar elde ettiler. Mart 1917’de Ukrayna Halk Cumhuriyeti, 22 Nisan’da Transkafkasya Federatif Cumhuriyeti, 20 Kasım’da Kuzey Kafkasya Geçici Hükümeti, 23 Kasım’da Ufa’da “İdil-Ural” Müslüman Özerkliği, 26 Aralık’ta ise Kırım-Türk Cumhuriyeti kurulmuştur.

Bir yıl sonra Transkafkasya Federatif Cumhuriyeti dağılmış ve 26 Mayıs 1918’de kurulan İlk Gürcistan Demokratik Cumhuriyeti, Almanya, Büyük Britanya, İtalya, Fransa, Belçika, Türkiye, Avusturya, Çekoslovakya, Polonya, Arjantin, Japonya, Belçika ve hatta Rusya tarafından dahi tanınmıştır. O dönemin Tiflis’i ve oradaki basın, kaynayan bir siyasi yaşamın aynasıydı: “sarı” gazetelerin sayfaları jeopolitik durum, Avrupalı büyük ve küçük devletlerin dış politikaları ve yeni cumhuriyetlere ilişkin tutumları hakkındaki bilgilerle doluydu.

Tarihin akışındaki bu karmaşık dönemde Mustafa Çokay, Tiflis’teki demokratik güçlerle bağlarını güçlendirmiş ve siyasi aktivizminin yanı sıra ateşli bir yayıncılık çalışması yürütmüştür. Gürcü topraklarına 1919’da, Türkistan Kurultay Meclisi’ni toplama Komitesi’nin Başkanı olarak gelmiştir. Burada M. Çokay, özgürlük aşığı, demokratik ideallere yönelmiş Kafkasya topraklarında birçok fikirdaş bulmuştur. İlk Gürcistan Demokratik Cumhuriyeti’nin ve o yıllarda Tiflis’te bulunan Kuzey Kafkasya örgütlerinin liderleriyle, özellikle Noi Jordania ve Noi Ramişvili, Yevgeni Gegeçkori, İlya Zurabişvili, Ahmed Salikov gibi siyasetçilerle yakın temas kurmuştur. Batı ve Doğu kültürleriyle beslenmiş Gürcü halkı ve ulusal ruhu her zaman yüksek olan Gürcistan toprağı, Mustafa Çokay’ın Türkistan halklarının özgürlüğü mücadelesine yeni bir soluk vermiştir.

1919-1920 yıllarında Mustafa Çokay, Tiflis’te “Erikti Odaq” yayınevinin “Na rubezhe” (“Sınırda”) dergisini çıkarmaya başlamıştır. Derginin 6 sayısı yayımlanmış, ancak ulusal arşivde sadece 6. sayısı korunmuştur. Ayrıca Mustafa Çokay, dağ halklarının (Dağıstan) özgürlüğü için mücadele eden Kuzey Kafkasya halklarının devrimci demokrasisinin yayın organları olan “Volny Gorets” (“Özgür Dağlı”) ve “Borba” (“Mücadele”) gazetelerinde, Türkistan’dan alınan verilere dayanarak, Kazak bozkırındaki zor durum ve adaletsizlik hakkında makalelerini “Muzaffar Janayev, Bakü muhabiri” takma adıyla düzenli olarak yayımlamıştır.

Mustafa Çokay’ın bazı makaleleri, özellikle “Volny Gorets” gazetesinin birkaç sayısında yayımlanan “Doğu Sorunları (Sovyet İktidarı ve Kırgızlar)” başlıklı makale serisi “Kıpçak-oğlu” takma adıyla yazılmıştır. Mustafa Çokay’ın Kıpçak boyunun Boșay kolunun Janay bölümünden geldiği bilgisine dayanarak, Kazak halkının özgürlük şafağına hasret duyan bu makalelerin Muzaffar Janayev ve Kıpçak-ulu takma adlarıyla Mustafa Çokay’ın kaleminden çıktığı şüphesizdir.

Ayrıca, 26 Ocak 1921’de İtilaf Devletleri hükümet başkanlarının toplantısında Gürcistan’ın bağımsızlığının de jure tanınması töreni gerçekleşmiştir. Gürcü parlamentosu, 21 Şubat 1921’de ülkenin demokratik ilkelere dayanan ilk anayasasını kabul etse de, sadece 4 gün sonra, yani 25 Şubat 1921’de Sovyet ordusu Tiflis’i işgal etmiştir. Benzer şekilde, 1991’de bağımsızlığını kazandığında Gürcistan parlamentosu, 26 Mayıs’ta kabul ettiği ilk yasasını Bağımsızlığın Yeniden Tesis Edilmesi Kararı olarak ilan etmiştir. Bu vesileyle, 26 Mayıs 2018’de Gürcistan’ın bağımsızlığının 100. yıl kutlamalarına bağımsız Kazakistan’ın diplomatik temsilcisi olarak katılmak ve o tarihi günlerdeki bütün halkın sevincine tanıklık etmek ayrı bir mutluluktu.

Eşsiz mücadeleci ve önde gelen bilim insanı Mustafa Çokay, sömürgeciliğe ve bir ulusun diğeri üzerindeki tahakkümüne karşı çıkmıştır. Türk halklarının birliğini onların özgür gelişiminin ön koşulu olarak gören bu hümanistin, tüm Türk dillerini konuşan halkların işbirliğini güçlendirme fikri, bugün Türk Devletleri Teşkilatı çatısı altında başarıyla uygulanmaktadır.

Kazak halkının bağımsızlığı için Alaș kahramanlarıyla omuz omuza duran ve Sovyet iktidarını son nefesine kadar tanımayan Mustafa Çokay, daha sonra Paris’teki Gürcü göçmenlerle birlikte Sovyetlerin zalim politikasına karşı mücadelesini sürdürmüştür. Mustafa Çokay’ın ulusal bağımsızlık ve ulusal ruh hakkındaki düşünceleri bugün de güncelliğini korumaktadır. O, “Ulusal ruh olmadan ulusal bağımsızlık olabilir mi? Tarih böyle bir şeyi ne gördü ne de bilir. Ulusal özgürlük, ulusal ruhun sonucudur” demiştir.

Ülkemizin Cumhurbaşkanı Kassym-Jomart Tokayev, “Bağımsızlık Her Şeyden Daha Değerlidir” başlıklı makalesinde, “Biz, zamanında ülkeye hizmet etmenin en iyi örneğini gösteren Alaș önderlerinden ders alıyoruz. Alaș kahramanlarının asil mirasını edinme devam etmelidir” diye vurgulamıştır. Devlet Başkanı, bu makalede, ulus ve ülke olarak varlığımızı sürdürebilmek için mevcut ve gelecek nesillerin yeni zorluklara hazır olması gerektiği hakkında yazmaktadır.

Mustafa Çokay’ın makaleleri, esas olarak Türkistan Müslümanlarının vicdan ve haklarının korunmasına odaklanmıştır. “Na rubezhe” dergisinin 15 Ocak 1920 tarihli 6 numaralı sayısında M. Çokay’ın “Sarıkla Örtülmüş Komünizm” (“Kommunizm v chalme”) başlıklı makalesi yayımlanmıştır. Bu makalenin temel amacı, Türkistanlıların haklarının olmadığı ve sömürüldüğü durumu ifşa etmek ve yerel halkın haklarını korumaktı. Yazarın, makaleye “Türkistan’daki yerli halk ne kadar hoşgörülü veya pasif olursa olsun, haklarının olmadığı bu duruma uzun süre katlanamazdı” diye başlaması, onun usta kalemini göstermektedir.

O, Rusya’nın jeopolitik çıkarlarını ilerletmek için Türkistan bölgesini aktif olarak kullanma ilgisini belirtmektedir. Müslüman Doğu’ya yönelen Sovyet iktidarı için Türkistan’ın büyük önem taşıdığı ifade edilmektedir. “Doğu’ya giden yolu açan anahtar”, “Türk halklarının beşiği” olan Türkistan’da, İngiliz emperyalizminin zayıf noktası olan Büyük Babürler ülkesi Hindistan’a giden yol üzerinde yer alan bu bölgede, “Rus komünistlerinin Doğu Kurtuluş Devrimi’nin ateşini yakmayı düşündükleri” eleştirilmektedir.

Ancak, Türkistan özgürlüğü savaşçısı M. Çokay, söz konusu makalede, Türkistanlı Müslümanların demokratik gruplarının ulusal kurtuluşa giden yolu, birilerine karşı dini düşmanlık uyandırmakla değil, devrimin getirdiği başarılar çerçevesinde, Türkistan halklarının eşit ve kardeşçe bir arada yaşamasını tesis etme, demokrat Rusya ve yeni kurulmuş komşu devletlerle özgür bir ittifak içinde olma arzusu olarak anladığını belirtmektedir.

Ayrıca, bu makalede yazarın Türkistan’daki sınıf siyasetine bakış açısı açıkça görülmektedir. Basiretli siyasetçi, Bolşeviklerin Türkistan’daki Müslümanların ulusal kurtuluşa ihtiyaç duyduğunu anladığını yazmaktadır. Şunu vurgulamaktadır: “Sosyal-ekonomik ve kültürel durumu itibarıyla Türkistan sakinleri için, keza tüm Müslüman Doğu için, sınıf mücadelesi yolu, sınıf kurtuluşu mücadelesi şimdilik kullanılamaz, çünkü burada belirli bir sınıf değil, halkın geneli sömürülmektedir. Bunu anlayan Türkistanlı Bolşevikler, tehlikeli özelliklerine sadık kalarak başka bir aşırı uca savrulmaktadır: ulusal kurtuluş fikrini, dini fanatizmin kırmızı sarığıyla süsleyerek, akıl almaz şeyler hakkında konuşmaktadırlar.”

“Na rubezhe” yayın organının 1-2 numaralı sayılarında M. Çokay’ın “Türkistan ve Devrim” başlıklı, 5 numaralı sayısında ise “Gerçek Gün Ne Zaman Gelecek?” başlıklı makaleleri yayımlanmıştır. Ne yazık ki, gazetenin bu sayıları korunamamıştır.

“Volny Gorets” gazetesinin 16 Şubat 1920 tarihli 30 numaralı sayısında yayımlanan “Çevre Komünistlerinin Politikası” başlıklı makalede de, Türkistan Müslümanlarına genel oy hakkının hala verilmemesi eleştirilmektedir. Sovyet kongrelerinde yerel halk ile göçmenler arasında eşit temsilin korunmadığı, yani Türkistan nüfusunun yüzde 95’ini oluşturan yerli halkın tüm kongrelerde sadece yüzde 20-25 delege mandatına sahip olduğu belirtilmektedir. Bu bağlamda, Moskova’dan Taşkent’e kırmızı bayraklar ve yeşil hilal resimleriyle süslenmiş trenlerle propagandacıların bolca gelmesi, Pan-İslamcı sloganlar atılarak ve Müslüman “bayramlarının” (dini bayramlar) görkemli bir şekilde kutlanması, ancak tam o sırada Müslümanların kendi ülkelerini yönetime katılması meselesi gündeme geldiğinde, Türkistanlı Bolşeviklerin hemen devrim bayrağının “saflığını” koruyucusu kesilmesi alaylı bir dille anlatılmaktadır.

Söz konusu makale, o dönemdeki Müslümanların siyaseti ve durumunu inceleyen tek tarihi eser ve bilgili bir rapor olarak değerlendirilebilir. Makaleden, Müslümanların Kızıl Ordu saflarına çok sayıda katılırken, yönetim organlarında uygun temsil hakkının verilmesini talep ettiklerini görüyoruz. Müslümanların karşı-devrimci olmadığının Moskova ve Türkistan komünistleri tarafından bilindiği, ancak Taşkent komünistlerine göre, onların “devlet işlerini yürütmeye henüz hazır olmadıkları” ve bu nedenle Türkistan’da “devlet işleriyle” uğraşan Ryazan ve Nijni Novgorodlu köylülerden öğrenmeleri gerektiği söylenmektedir. Merkezdeki daha sağduyulu komünistlerin bunun boş bir laf olduğunu anlayıp yerlerini boşaltmalarını talep etmelerine rağmen, onların “Biz ne için kan döktük” diyerek iktidarı bırakmak istemedikleri yönündeki satırlar, o dönemin durumundan çok şey anlatmaktadır.

O yıllarda Mustafa Çokay’ın kalbi bozkırın trajedisine karşı sızlamış ve yerel yayınlarda birkaç makale yayımlamıştır. Tiflis arşivindeki sararmış gazete sayfaları, Kazak bozkırının trajedisini korumaktadır. “Volny Gorets” gazetesinin 8 Mart 1920 tarihli 33 numaralı sayısında “Gore stiepi” (“Bozkırın Kederi” – bir Kırgız’dan mektup) başlıklı bir makale bulunmaktadır. Makaleye bir açıklama olarak, “muhabirimiz Janayev’in, Kazak bozkırının aydın bir temsilcisinden anadilinde bir mektup aldığı, mektupta Sovyet yönetimi altındaki Rusya’nın çevrelerinde yaşayan halkların ruh halinin anlatıldığı ve bunun üzerine mektubun tamamının yayımlandığı” belirtilmiştir.

Devrimin “başarıları” nedeniyle durumu yıldan yıla kötüleşen, çıkarları ezilen, geçim mücadelesi son derece zorlaşan halkının trajedisine yüreği kan ağlayan Mustafa Çokay, bu durumdan çıkış yollarını aramıştır. Ülkedeki durum hakkında düzenli olarak gelen mektuplar aracılığıyla bilgi edinmesi, onun burada Türkistan temsilcisi olarak görev yaptığının kanıtıdır. Bu haberlere dayanarak Tiflis’te yayımlanan yayınlara makaleler yazmış, demokratik güçlerin dikkatini çekmeye çalışmıştır.

Mektubu yazan, “bizim özgür bozkırımızın artık yolcuyu misafirperver bir sıcaklıkla karşılamadığını, eski cömertliğin kalmadığını. Her yerde yıkım ve ölüm izleri olduğunu” anlatmaktadır. “Nihayetinde devrimin tüm anlamının tek bir şeye – hayatta kalma, halkı koruma mücadelesine – indirgendiği” sözlerinde acı bir gerçek saklıdır. Devrim yolunda yüz binlerce Kazak hayvanının telef olmakla kalmayıp, geniş bozkırın “ıssız kaldığı”, Türkistan’daki “sosyalist devrim” için vergilerin sadece hayvanlarla ödenmediği: bozkırın “boş kaldığı…” anlatılmaktadır. Makale yazarı, 1920 yılında bile Kazak bozkırındaki insan kayıplarının yarım milyonu aştığını üzüntüyle belirtmektedir.

Yazar, halkın başına çöken bu felaketin nedeninin iç savaş değil, iktidar mücadelesi olmasından derin üzüntü duymaktadır. En kötüsü de, diye feryat ediyor, insanlar iç savaş cephelerinde anladıkları fikirler için değil, anlamsız, insanlık dışı, açlıkla devrimleştirme politikasının kötülüğü sonucu ölmektedirler. Makalede, imkanı olan insanların “Kırgız Filistin’i” haline gelen Cideli-Baysun’a göç ettikleri, Rus Kazaklarının (Sırderya bölgesi) Buhara Hanlığı sınırlarına yerleşmesinin, yazara Semireçye Kazaklarının Çarlık Rusyası’ndan Çin’e 1916’daki “büyük göçünü” hatırlattığı belirtilmektedir. Ayrıca, bazı Kazakların silah kullanmayı öğrenmek için Kızıl Ordu saflarına yazıldığı da anlatılmaktadır.

Mustafa Çokay’ın Türkçülük ve İslamcılık hakkındaki görüşleri de araştırmacılar için oldukça ilginçtir. “Volny Gorets” gazetesinin 1 Mart 1920 tarihli 32 numaralı sayısında yayımlanan “Orta Asya’da ‘Türkçülük ve İslamcılık'” (“Pantyurkizm i panislamizm” v Sredney Azii) başlıklı kavramsal makalesi dikkat çekmektedir. Makalede şöyle yazmaktadır: “Bu satırların yazarı, halkının ve ülkesinin ulusal kendi kaderini tayin etme işine derinlemesine katılırken, ulusal kurtuluşa tüm kalbiyle sempati duymakta ve kaderin potasına uygun olarak, emperyalist hamilerin güçlü pençesine düşmüş tüm Müslüman halklarla birlikte, kendini ne panislamistlere ne de pantürkistlere dahil etmektedir. Ancak bu durum, onun genel olarak bilinen ve değişmez bir gerçeği — Müslüman halklarla olan iç manevi bağı — dile getirmesine hiçbir şekilde engel olamaz. Bu bağı açıkça tanıyan Bolşevikler, iktidarı ele geçirdiklerinde Rus işçilerine ve köylülerine ‘barış ve ekmek’ sözü verirken, Müslümanlara ‘İstanbul’u Türklerin elinde bırakacağız’ diye güvence vermişlerdi.” M. Çokay, Sartlar ve Kazaklar arasında “Türk ajanlarının” yalnızca kurnaz idari görevlilerin hayallerinde var olduğuna dair güvence vermektedir.

Böylece, genç yaşta basiretli büyüyen, siyasi mücadelede tamamen çelikleşmiş, keskin ve derin sözü ustalıkla kullanan ulu kartal Mustafa Çokay’ın, “Yalnızca birliğini güçlendirebilen halklar bağımsızlıklarına kavuşabilir ve onu koruyabilir” sözü, hepimize bir vasiyet gibi yankılanmaktadır. Bu, bağımsızlığın ana dersidir.

Gülmira SULTANALI, Diplomat, Gazeteci

Başa dön tuşu