Türkiye-Sovyet Dostluğu

(Vali Nuraldin Bey’in makaleleri üzerine)
İstanbul’da çıkan “Haber” gazetesinin (14 ve 15 Aralık’ta yayımlanan) iki sayısında Vali Nuraldin Bey’in makaleleri yayımlandı. Bunların ikisi “Dünya Türkleri… Tanışınız!” başlığını taşırken, biri “50 Milyon Türk Kütlesi Tehlike Altında” adını taşıyor.
Söz konusu makalelerin içerikleri, başlıklarından da açıkça anlaşılmaktadır. Bunlar, Nuraldin Bey’in daha önce “Yaş Türkistan”a yeniden basılan (48. sayısında) iki makalesinin devamı niteliğindedir. Vali Nuraldin Bey, Türk basın sayfalarında Türkçülük meselesini layıkıyla gündeme getiren ilk ve şu anda tek Türk kalem erbabıdır…
Türkiye dışında yaşayan Türklerin durumlarından haberdar olmak, onlarla normal ilişkiler sürdürmek meselesi, herhangi birine veya Türkiye’nin bir ülkeyle kurduğu siyasi ilişkilere karşı yöneltilmiş düşmanca bir eylem değildir. Eğer böyle kabul edilirse, bu görüş, Türkiye’nin kısa vadeli, geçici çıkarlarına olduğu kadar, onun uzak geleceği hedefleyen ideolojik temellerine de kayıtsız kalmak anlamına gelir. Vali Nuraldin Bey, bu durumu iyi bilmektedir, zira Sovyet yapısı ile Türkiye Cumhuriyeti arasındaki dostluk-işbirliği aracılığıyla Sovyetler Birliği sınırları içindeki Türk özerkliklerinin yaşadığı trajediyi uzlaştırmaya çalışmaktadır.
“Sovyet yapısı ile Türkiye Cumhuriyeti arasındaki dostluk”… Bu makalemizde, bu konu hakkında sadece kısaca konuşmayı uygun görüyoruz. Vali Nuraldin Bey, “Tavelsizdik” gazetesinde (47. sayı) “Sovyet yapısı ile Türkiye Cumhuriyeti arasında hiçbir dostluk olamaz” diye düşünen Mirzabala Bey’i eleştirerek şöyle diyor: “Komşumuzla (Sovyetler Birliği) dostuz… Bu dostluk her iki taraf için de faydalıdır. Buna her zaman inanıyoruz…”
Türkiye-Sovyet dostluğunun bugünün gerçeği olduğu doğrudur. Bunu inkar etmek doğru değildir. En iyisi, Nuraldin Bey’in Türkiye-Sovyet ilişkilerine hiç dokunmaması olurdu. Mirzabala Bey, “Türkiye ile Sovyetler Birliği arasında hiçbir dostluk olamaz” diye yazdığında, Nuraldin Bey’in makalesine temel teşkil eden Türkçülük meselesine dayanıyordu. Bu açıdan bakıldığında, Mirzabala Bey’i suçlamak oldukça zordur. Sovyet yapısı ile Türkçülük, birbirine asla temas etmeyen iki farklı kavramdır.
Birkaç örnek vereyim. 1919 yılının son günlerinde Taşkent’te Türkistan Türklerinin “Komünist örgütleri” ilk kongrelerini topladı. Bu örgütler Sovyet hükümeti tarafından kurulmuştu ve onların sorumlu mevkilerine Sovyet ideolojisine sadık insanlar atanmıştı. Bu satırları yazan biz ve bir dizi Türkistanlı, Türkistan milli güçlerini ulusal özerklik bayrağı altında topladığımız için yasadışı ilan edilmiş ve bu kongreden önce devletimizi terk etmek zorunda bırakılmıştık. Kongreye dört bir yandan gelen komünist Türkler, Tatarlar, Başkurtlar, Kazaklar, Kırgızlar, Özbekler, Türkmenler, etnik adlarından vazgeçerek birleşik Türk Komünist Partisi adı altında birleşmeye ve Türkistan’ı Sovyet Rusya çerçevesinde Türk Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti olarak ilan etmeye karar vermişlerdi. Bütün dünyadaki ezilen milletleri kendi kaderlerini tayin etmeye çağıran Sovyet hükümetinin bu kararı nasıl karşıladığını belki siz bilmiyorsunuzdur?!
Pek çok kanıt arasından, ben sadece Rus Bolşeviklerinin Türklere karşı tutumunu en açık şekilde gösteren birine değineceğim. Bir Murayevskiy (Lopuhov) adlı kişinin “Orta Asya’daki İhtilal Hareketleri Tarihi Hakkında” başlıklı makalesini örnek alacağım. Bu broşür, 1926 yılında Taşkent’te Özbekistan Devlet Yayınevi tarafından basılmıştır. Sovyet parti okulları ve ticaret okulları için ders kitabı olarak onaylanmıştır. Bu kitabın 26. sayfasında şunları okuyoruz: “Yerel (yani Türkistan) halk kütlesinin örgütlenmesi, Sovyet hükümetinin ulusal özerklik politikası doğrultusunda ulusal mesele etrafındaki tartışmalarımızı kışkırtarak ağır sonuçlara yol açması muhtemel çok tehlikeli bir yola girdi. Bu ‘ulusal hareketler’, hızlı bir şekilde Pántürkizme, Doğu’nun ezilen Türklerini birleştirerek birleşik bir Türk ulusu oluşturmaya yöneldi.”
Bolşeviklerin bu tür akıl yürütmelerini analiz etmeyeceğiz. Bu örnekten de görüldüğü gibi, Sovyet rejimi, Türklerin ulus olarak birleşmesine ve böyle bir birleşmenin Sovyet Rusya’nın himayesi altında bile gerçekleştirilmesine izin vermek istemiyor. İzin vermemenin sonuçları bu günlerde Türkistanlıların gözleri önündedir. Türkistanlılar parçalandı. Birleşik Türk ulusundan ayrılıp, aralarına “Çin Seddi” örülmüş beş ayrı “Ulusal Cumhuriyet” yaratıldı.
İkinci kanıt: Birkaç yıl önce bir Türkistanlı Türk, Türkiye hakkında bir makale yazmıştı. Ankara manzarasını büyük bir sevgiyle tasvir eden, Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni halkın gerçek iradesini ifade eden bir siyasi yapı olarak büyük bir saygıyla belirten bu makalenin yazarı, pántürkizm ve Kemâlizm ile suçlanarak takibata uğradı.
Üçüncü kanıt, yakın zamanda meydana gelen bir olayla ilgilidir. Türkiye Cumhuriyeti’nin Sovyet dostları, Türkiye’nin ulusal bayramı vesilesiyle Türkistan Türklerinin, yani kendi kandaş kardeşlerinin, bir tek sıcak sözle kutlama mesajı göndermesine bile izin vermedi (Bununla ilgili olarak da “Yaş Türkistan”ın önceki sayılarına bakınız).
Bunlara ek olarak söylenecek bir husus daha var. Türkistan’da **“Türkiye Türkçesi”**nde kullanılan coğrafi terimler ve adlar kesinlikle yasaklanmıştır. “Kemalizm” ise orada “zengin köylü” (kulak) anlamında anlaşılmaktadır. Bunun siyasi anlamının Nuraldin Bey’e iyi malum olduğunu düşünüyoruz. Yukarıda belirtilenlerden Sovyet-Türkiye dostluğunun anlam ve mahiyeti açıkça anlaşılmalıdır. Özetle, bu dostluk şunları ifade eder: Türkiye Türkleri ile Türkiye dışındaki Türkler arasındaki doğal bağların zayıflatılmasına razı olmak, Sovyet yönetimi altındaki Türkler ile Anadolu Türkleri arasına örülen “Çin Seddi”ne rıza göstermek, “Kemalizmi” “Türkçülükten” ayırmaya da razı olmak, küçücük Azerbaycan’da 17 farklı dilin ve kökeni bir olan Türkistan’da 5 ayrı “Ulusal Cumhuriyet”in yaratılmasına da rıza göstermek ve birleşik Türk birliği meselesi hakkında ağzını açmamaktır.
Bugün siyasetin geçici çıkarları bu tür “yürüyüşleri” talep ediyor. Hatta buna mecbur ediyor. Vali Nuraldin Bey’in makalesi üzerine Türk basınında hiçbir görüş belirtilmemesi, bizim düşüncemize göre, bu sebeplerle ilgili olmalıdır.
Nuraldin Bey, önceki iki makalesi için “Rus dostlarından” bir cevap beklediğini belirterek “Haber” gazetesinin 15 Aralık sayısında şöyle yazıyor: “…Konuşsam da, açıklama yapsam da, makaleler yazsam da Rus dostlarımızdan nasıl bir cevap gelir diye çok bekledim… Ama tek bir kelime bile cevap gelmedi…”
Vali Nuraldin Bey soruyor: “Neden cevap gelmedi?..”
“Rus dostlar” kendi basınlarında Nuraldin Bey’in makalelerine cevap verirler mi? Şüpheli. Cevap verseler bile, bu cevabın “dostlardan” beklenen söz olması yine şüphelidir. Vali Nuraldin Bey ve onunla aynı fikirde olanların, “Bolşevik Rus dostların” Türklerin ulusal ve kültürel birliğini görmek istemediklerini, Türk dünyasına ördükleri “Çin Seddi’ni” asla yıkmayacaklarını, aksine bu seddi uzatmaya ve kalınlaştırmaya gerçekten ilgili olduklarını nasıl bilmediklerine, nasıl hissetmediklerine ister istemez şaşırıyorsunuz…
Vali Nuraldin Bey’e, düşünce ve görüşlerini ne olursa olsun açıkça ortaya koyduğu için içtenlikle teşekkür ediyoruz. Onun bu şekilde görünmesi iki yönden faydalıdır. Birincisi, Türkiye Cumhuriyeti’ndekilerin “Rus dostlarının” Türkiye’nin ulusal ve kültürel ideolojisi olan Türkçülüğün uzlaşmaz düşmanları olduğunu anlamaları gerekir. İkincisi, biz – Türkiye’nin Rus dostlarının baskısı altında olan Türklerin sürgündeki temsilcileri – Türkçülüğün sesinin anavatanımızda henüz sönmediğini açıkça görme fırsatına sahip oluyoruz.
“Bir kırlangıçla bahar gelmez” diye bir söz vardır. Ancak baharın esintisi hissedilmedikçe kırlangıç da gelmez…